Bediüzzaman’ın Urfa Vurgusu ve Batı’ya Dair Vicdani Sorgulama
ÖZEL HABER Bediüzzaman Said Nursi’nin “Urfa’nın taşıyla toprağıyla mübarek” diyerek bu şehre özel bir anlam yüklemesi ve vefatının ardından Urfa’ya defnedilmeyi arzu etmesi, aradan geçen yıllara rağmen tartışılmaya devam ediyor. Nursi’nin Urfa’ya atfettiği bu manevi değer, yalnızca kişisel bir tercih değil; İslam tarihi, kültürel hafıza ve coğrafi maneviyatla ilişkilendirilen derin bir bakışın yansıması olarak görülüyor.
Bediüzzaman’a göre Urfa, Hazreti İbrahim’in tevhid mücadelesinin izlerini taşıyan, peygamberler geleneğinin güçlü biçimde hissedildiği kadim bir merkezdi. Onun nazarında Urfa, sadece bir şehir değil; iman, direniş ve teslimiyetin sembolüydü. “Bizim göremediğimizi o mu gördü?” sorusu da tam bu noktada anlam kazanıyor. Said Nursi’nin, maddi ölçülerle değil manevi terazilerle baktığı ve Urfa’yı bu nedenle “mübarek” olarak nitelediği ifade ediliyor.
Öte yandan günümüzde sıkça dile getirilen “Batı özlemi” ve özellikle Avrupa merkezli medeniyet hayranlığı, bu bakış açısıyla çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın tarihsel sicili sorgulandığında, insanlığın hafızasına kazınan büyük acıların da bu coğrafyalarda üretildiği görülüyor. Hiroşima’ya atılan atom bombası, Nazi Almanyası’nın yol açtığı soykırım ve günümüzde Filistin’de yaşanan trajediler, Batı merkezli güç politikalarının karanlık yüzünü hatırlatıyor.
Bu noktada şu soru yeniden gündeme geliyor:
Urfa’nın maneviyatına, taşı ve toprağına değer biçen Said Nursi’nin gördüğü hakikat, modern dünyanın “ilerleme” ve “medeniyet” söylemiyle örtüşüyor mu? Yoksa Bediüzzaman, insanlığın gerçek kurtuluşunun güçte ve teknolojide değil; adalette, vicdanda ve imanda olduğunu mu işaret ediyordu?
Filistin’de süren acılar karşısında sessiz kalan ya da çifte standart uygulayan Batılı güçler, geçmişte Hiroşima’da ve Hitler Almanyası’nda yaşananların da dolaylı ya da doğrudan failleri olarak tarihte yerini aldı. Buna rağmen bugün hâlâ “insan hakları” ve “özgürlük” söylemleriyle ahlaki üstünlük iddiasında bulunmaları, özellikle İslam coğrafyasında ciddi bir vicdan sorgulamasına yol açıyor.
Bediüzzaman Said Nursi’nin Urfa’ya verdiği değer, bu açıdan yalnızca bir şehir tercihi değil; Doğu’nun manevi birikimi ile Batı’nın güç merkezli anlayışı arasındaki temel farkı gösteren sembolik bir duruş olarak da okunuyor. Nursi’nin mirası, bugün hâlâ şu soruyu canlı tutuyor:
İnsanlığı yücelten şey beton, silah ve teknoloji mi; yoksa vicdan, adalet ve iman mı?
İşte Şanlıurfa'yı bu şekilde görüp o niyetle kalmak hizmet getirmek ve hizmet etmek gerekir.

