Sahadan Uzak Düşlerin Çocuk Kitaplarındaki Çıkmazı
Bir şehre hiç ayak basmadan, onun sokaklarındaki yaşanmışlığı hissetmeden İstanbul hakkında felsefi ve derin bir roman kaleme alabilirsiniz belki. Ancak o şehrin deniz kokusunu, erguvan zamanındaki o tatlı telaşı, mahalle aralarındaki çocuk seslerini tecrübe etmemişseniz, yazdıklarınız ne kadar büyüleyici görünürse görünsün bir yönüyle eksik, bir yönüyle yapay kalmaya mahkûmdur. İşte tam da bu yüzden, çocukların gerçek dünyasından, onların içten kahkahalarından ve saf tepkilerinden uzak bir masa başında çocuk kitabı yazmak, İstanbul’u sadece haritalardan tanıyıp ona şiirler düzmeye benzer.
Çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatından çok daha hassas dengeler üzerine kuruludur. Çünkü karşınızdaki kitle, yetişkinler gibi nezaketen alkışlayan veya sırf popüler olduğu için bir kitabı sonuna kadar okuma sabrı gösteren bir kitle değildir. Çocuk kandırılamaz. Onların dünyasına giden yol, teorik masa başı analizlerinden değil, doğrudan hayatın içinden geçer.
Bu noktada, gününü çocuklarla geçiren, onların gözlerindeki ışığı, duygu değişimlerini, neye nasıl tepki verdiklerini, hangi noktada heyecanlanıp hangi noktada sıkıldıklarını birebir gözlemleyen eğitimciler şüphesiz birkaç adım öne geçmektedir. Sahada olmak; çocuğun sadece nasıl eğitildiğini değil, en olağan haliyle nasıl eğlendiğini, neye güldüğünü ve dünyayı nasıl algıladığını bilmektir. Eğitimci yazarlar, pedagojik formasyonu sadece teorik bir ders olarak değil, yaşayan bir tecrübe olarak cebinde taşırlar. Bu tecrübe, yazılan hikayenin kurgusuna, karakterlerin diline ve kurgulanan dünyanın inandırıcılığına doğrudan yansır.
Saha tecrübesinden ve çocuk dünyasının gerçekliğinden yoksun kaleme alınan eserler ise ne yazık ki soyut birer hayal ve zorlama kurgu olmaktan öteye gidemez. Çocuk edebiyatını sadece kolay yazılabilir bir "kazanç kapısı" olarak gören, tüccar zihniyetiyle üretilmiş metinler bugün raf ömrünü tamamlamadan unutulmaya mahkûmdur. İnsanın havsalasının almakta zorlandığı asıl mesele de buradadır: Bir çocuğun zihnini, hayal dünyasını ve geleceğini şekillendirecek bir alana, sadece ticari bir beklentiyle yaklaşmak nasıl mümkün olabilir?
Sadece piyasa şartlarına göre sipariş usulü yazılan, janjanlı kapaklarla ve pazarlama stratejileriyle göz boyayan bu tür "ticari" eserler, ilk bakışta cazip görünebilir. Ancak bu yapaylık kısa sürede kendini belli eder. Belirli kalıpların dışına çıkamayan, derinliği olmayan bu metinler zamanla kısır bir döngüye girer. İşin en acı tarafı ise bu durumun bedelini çocukların ödemesidir. Gerçeklikten kopuk, niteliksiz ve ruhsuz kitaplarla karşılaşan çocuk, zamanla okuma şevkini kaybeder; kitabı bir keşif aracı olarak değil, sıkıcı bir zorunluluk olarak görmeye başlar.
Bu noktada en büyük sorumluluk ebeveynlere ve yayıncılara düşmektedir. Anne babalar, çocuklarına kitap seçerken vitrindeki parıltıya değil, eserin arkasındaki mutfağa bakmalıdır. İşin uzmanı olan, çocuğu tanıyan, sahayı bilen ve edebiyatı bir tüccar gibi değil bir sanatçı ve rehber gibi ele alan isimleri takip etmek bir tercih değil, çocukların zihinsel gelişimi için bir gerekliliktir.
Çocuk edebiyatı, hafife alınacak bir deneme alanı değildir. Bir çocuğun dünyasına dokunmak, onun geleceğine dokunmaktır. Çocukların arasında olmadan, onların sesini duymadan yazılan her satır, kağıt üzerinde kalmaya ve nihayetinde unutulup gitmeye mahkûmdur.
Bu kuralları dikkate alıp faydalı eserlere imza atan editör ve yayın evlerinin ebeveynler tarafından takip edilmesi çocuklarının gelişimi açısından oldukça elzemdir.
#EğitimciYazar #EbeveynRehberi #OkumaAlışkanlığı #ÇocukGelişimi #Pedagoji